1. HABERLER

  2. KIBRIS

  3. LÜTFEN TANRIM, BU SON OLSUN…
LÜTFEN TANRIM, BU SON OLSUN…

LÜTFEN TANRIM, BU SON OLSUN…

Serviste nöbetteydim....

A+A-

Serviste nöbetteydim.  Her nasılsa o günün son derece sakin geçeceği inancına kapılmıştım. Akşam üstü başhekim sekreterinden gelen telefon bile beni bu düşüncemden alıkoymamıştı.

Sekreter hanım, dün trafik kazası geçiren O.D.T.Ü lü genç için gece saatlerinde Türkiye’den ambulans uçak geleceğini bilgisini veriyor ve Türkiye’den ilgililerin benle konuşmak istediğini söylüyordu.

Ankara ile yaptığım ilk konuşmada bana uçak ambulansın saat 23.00 sıralarında Ercan’da olacağı ve hastayı oraya götürmemiz talebi iletildi. Bende daha önce yaşadığımız tecrübelerden dolayı, uçaktaki hekimin hastaneye gelip hastayı görmesini ve bizim ambulanslarımızdan biri ile hava alanına onun nezaretinde nakledilmesini sağlayacağımızı söyledim.

Bu aslında bizlerin başhekimlikte aldığı bir karardı. Zira daha önce bir vakada hava alanına kadar götürdüğümüz bir hastayı, uçaktaki sağlık ekibi “ Bu hasta uçamaz” diye geri göndermiş, kısacası hastamızı riske etmişti. Bir daha böyle bir olayı yaşamak istemediğimizden bu kararı almıştık. Ne var ki karşı taraf bu kez çok inat eder gibiydi.

Nuh diyor peygamber demiyordu. İlle hastayı uçağa kadar bizim nezaret etmemizi istiyordu.
Yaralı gencin karaciğeri param parça olmuştu ve onu ancak bir karaciğer transplantasyonu işlemi (belki) hayatta tutabilirdi. Mutlaka uygun bir merkeze  gönderilmesi gerekti. Ambulans uçakla taşınması için her şey vardı ama bunu engelleyen bir de iki tarafın yöntem üzerine aldığı kararları da vardı. Aslında tuhaftı ama iki tarafta gerekçelerinde haklıydı da. 

Biz tartışa duralım uçak saati geliyordu. İşte tam bu sırada kapım çalındı. İçeri uzun boylu orta yaşlı, kılığı kıyafeti yerinde, oldukça yorgun görünen bir adam girdi. Kendini tanıttı. Çocuğun babasıymış. Bana önce bir baktı. Gözlerinde evladını kaybetmek üzere olan bir babanın çaresizliğinin yarattığı hüzün vardı. Öyle bitkindi ki ağlamak istiyor ağlayamıyor, kızmak istiyor kızamıyordu. Sadece “Lütfen” diyebildi. “Lütfen oğlumu havaalanına kadar taşıyalım”.  Ne karar kaldı o an gözümde ne prensip. Bir anda onun yerine koydum kendimi. Elim telefona gitti. 

Derhal bir ambulansın getirilmesini istedim. Baba, daha ben telefonu kapatmadan minnet ve teşekkür ifadeleriyle ellerime sarıldı. Sonra  “Ambulansta hekim olacak mı“ diye sordu. Bende ona “Elbette olacak. Kimseyi bulamazsam ben götüreceğim”  dedim. Tekrar sarıldık. Baba oğlunu bize emanet ederek, ambulans uçaktan bir saat önce kalkacak tarifeli uçakla gitmek üzere hava alanına hareket ederken hala aç uykusuz ve yorgundu.  Bize düşen o saatten sonra onun oğluna ambulansı sağlayıp hava alanına kadar nakletmekti. Hava alanından geri dönerken bende verdiğim sözün müsterihliği vardı. Yol boyunca adamın görüntüsü hep gözümün önündeydi. “Umarım hasta gittiği yerde mucizeye uğrar. Baba oğula kavuşur” diye düşündüm durdum.


Bir de dilek tuttum. Bitsin ülkemde ki bu trafik kazaları. Bitsin insanların yaşamının böyle dramatik sonlanması diye yaratana yalvardım içten ve içimden…


Ne yazık ki bu dileğim kabul edilmedi. İki gün sonra, işe daha yeni gittiğim saatlerde yakın arkadaşımın telefonu ile irkildim. Kız kardeşinin kızının Güzelyurt yolunda kaza yaptığını, acile getirilmek üzere yolda olduğunu öğrendiğini söylüyor, yardımcı olmamı istiyordu. Hemen acil servise koştum. Yaralı kız çoktan acile getirilmişti ve ne yazık ki solunumu durmuştu. Kalbi atmıyordu. Acil serviste hazır olan dört arkadaşımız onu canlandırmak için uğraşıyordu. İşte tam bu sırada genç bir delikanlı acile daldı. Bağıra çağıra odaya girmek istedi.

Aslında büyük acı içinde olduğu her hâlinden belliydi. Bağırarak sorguluyordu. “Ne oldu? Ne oldu kardeşime ne oldu?”. Ondan dışarı çıkmasını rica ettim. Kardeşinin ağır yaralı olduğunu ekibin onu kurtarmaya çalıştığını, işlerine engel olunulmaması gerektiğini söyledim. Gözlerime baktı. Aslında bana hiç inanmadığını hemen anladım. Ortalığı yıkacak gibiydi. Ama yine de içinde bir umut kırıntısı vardı ki bana itaat etti. Sakinlemese de dışarı çıktı. Bende tekrar yaralı ile uğraşan arkadaşlarımın yanına döndüm.
 

Suni teneffüs, oksijen, elektro şok, kalp masajı vs . Hepsi boşunaydı. Sonunda ex kararı verildi.  Şimdi aileye bunu kim söyleyecekti. Yirmi yaşında bir fidanı toprağa vereceklerini onlara nasıl, kim anlatacaktı?  Yok! Ben yapamazdım bunu. Dışarıda az önce teskin etmeye çalıştığım delikanlıya bunu nasıl anlatırdım. Güzeller güzeli kız kardeşini kaybettiğini nasıl söylerdim? Hele sabah bana telefon edip durumu bildiren arkadaşıma hiç söyleyemezdim. Yüreğim bu kez bunu yapmayı kaldırmadı. Bu zor işi de az önce yaralı kız üzerinde, onu hayata döndürmeye çalışan arkadaşlarıma yıktım bencilce. Döndüm oradan sessizce kaçtım. Merdivenleri yukarı adım adım çıkarken iki gün önceki dileğimi tekrarladım. “Allahım ! Bu son olsun. Okula, Sınava, işe, eğlenceye, eve giderken ölmek kader olmasın”…
 

Tüm bunları neden mi yazdım.
İlk önce trafikte dikkatli olmanız ve devamlı çocuklarınızı uyarmanız için.
İkincisi, devletin artık bu işe ciddiye alıp alt yapıyı gözden geçirmesi için.
Üçüncüsü ise bir hekim, bir insan olarak çok doldum bu ara. Sanırım yazarak rahatlamak istedim.

 

Yazmak iyi de geldi bana. Anımsadım ki hekimlik böyle bir şey aslında ve biz hekimlerin hasta sağıtmak dışında çok önemli bir misyonu daha var. O misyon; coşkunun tavan yaptığı mutluluklar kadar sözün bittiği en acı anlara da tanıklık etmektir. Ve daha tıp fakültesinde okurken edindiğimiz bu misyonun yüklediği tanıklığı ederken, birileri bizi anlamıyor diye, “çok çalıştım çok yoruldum” deme hakkımız hiç ama hiç yoktur.
 

VE ŞİİR…
Bu hafta ve şiir köşeme yazıma uygun bir şiir almak istedim. Sevgili Bedia          Balses’in  “Bir Adam Tanıdım”  isimli şiirini beğeninize sunuyorum

 

BİR ADAM TANIDIM …
Gözlerinde kahve hareler taşıyan bir adam tanıdım
Kırmızıya yer yoktu sofrasında
Sigara paketi not defteriydi
Acı bir akşamüstü vardı göz pınarlarında
Mesarya kadar kurak
Kıbrıs kadar kadersizdi
Bir adam tanıdım kekik kokulu
Hayatıma dağdı, yoldu, yokuştu,
Sevda kokardı buram buram
Beyni iç savaşlarından yorgundu
Gülümseyişi ilaç, kahkahası serumdu
Bir adam tanıdım çok aceleci
Para ile alınmayacak hayaller kurdu
Yaşıtlarından önce ölüme koştu

ANLAYAMADIKLARIM
Meclis Başkanımız Dr. Sibel Siber, Meclis Çalışmalarında ki performanslarından dolayı DP-UG Genel başkanı Sayın Serdar Denktaş’a teşekkürlerini sunan bir mektup sundu. Öncelikle bende başkanı bu yaklaşımından dolayı bir yandan kutlarken bir  yandan da anlayamadığım bir şey ortaya çıktı. Bu teşekkür mektubu bir tek DP-UG  ye verildiğine göre diğer partilerimiz sınıfta mı kaldı? Bu noktayı tam anlayamadım.

Bülent Dizdarlı /Havadis

Bu haber toplam 5961 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
2 Yorum