1. HABERLER

  2. MAGAZİN

  3. 'O Kıbrıs filmini çekmeyi çok istiyordum'
'O Kıbrıs filmini çekmeyi çok istiyordum'

'O Kıbrıs filmini çekmeyi çok istiyordum'

'O Kıbrıs filmini çekmeyi çok istiyordum'

A+A-

Altı ay önce büyük bir hata yapmak üzereydim. Beni Zeki Alasya engelledi. Ertem Eğilmez filmi ‘Mavi Boncuk’ efsanesinin kırkıncı yıldönümüydü. Filme yaşam verenlerle konuşmak, hikâyelerini anlattırmak istiyordum. Senaryoda imzası olanlardan Alasya’yla özellikle konuşmam lazımdı. Telefonda birkaç dakika bile yeterdi. Arıyor ama ulaşamıyordum. Setteydi, yoldaydı, dinleniyordu vs… Derken telefonum çaldı, o tanıdık ses “Ben Zeki Alasya, beni aramışsınız” derken gayrı ihtiyari önümü ilikledim. Derdimi anlattım. Hoşuna gitti konu. “Peki” dedim, “Siz ne hatırlıyorsunuz o günlerden?” “Olmaz” dedi. “Eve gel, bu önemli bir mesele, böyle şeyler karşılıklı konuşulur.”

Sadece telefonda görüşerek yüzeyde kalma hatasından böylece kurtardı beni. Evinde uzun uzun konuştuk. Başta Mavi Boncuk o büyülü filmlerin sırrını tarif etti. Hatırladıkça keyiflendi; keyiflendikçe anlattı. Bu uzun röportajın Mavi Boncuk’la ilgili kısmına o günlerde bu sayfalarda yer vermiştik. Tamamını Alasya’nın anısına şimdi yayımlıyoruz. 

29236428.jpg

O gün sahip olduğu Buda heykelleri koleksiyonunu, yıllar içinde topladığı dev tren maketini gösterirken çok neşeliydi. Bulaşıcıydı neşesi. “Gülmek bulaşıcıdır” demişti zaten sohbetimizde. Sesi sadece bir yerde düştü. Çekemediği ‘o filmden’ bahsederken… Kıbrıs’ta çekmek istediği ama içinde ukde kalan senaryoyu anlatırken kullandığı sözler belki de bir vasiyet. Bizzat yazdığı senaryo orada duruyor. Yönetmenini bekliyor…

Sizi sinemada Ertem Eğilmez keşfetmiş, doğru mu?
- Ertem Eğilmez denilen o mucize adam meğer bizi takip ediyormuş. Hiç bilmiyordum. Tiyatroda bizi izlermiş. Ama tiyatroyu falan sevdiği yok. Aslında sinemacı o, sadece sinemayı seviyor ama tiyatrodaki çizgimizden de çok etkilenmiş. Ben büyük bir heyecanla girdim sinemaya.  Tiyatrocular duyduğu zaman biraz bozuk çalarlar bana ama hep söylerim: Ben sinemayı esas kökenim olan tiyatrodan daha fazla seviyorum. Yapıma daha uygun. “Bir fırsat çıksın da sinemaya atlayayım” diye bekliyordum. Çıkacaktı da. Çünkü tiyatroda çok popülerdik. Şansım bu fırsatın çok doğru bir yerden, Ertem Ağabey’den çıkması oldu. 

29236437.jpg

Neydi ilk rolünüz?
- Ben ‘Sev Kardeşim’ diye bir filmde oynadım önce. O film de Ertem Ağabey’in diğer filmleri gibi kalabalık kadrolu, iyi oyuncuları olan bir filmdi. Başrol değildim. İlk filmim olduğu için bir kompozisyon oynadım. Çok beğendi Ertem Ağabey; o zaman seyirci ne kadar beğendi bilemezdik zaten.

Metin Akpınar yok muydu peki? 
- Ertem abi “Metin’i de alalım” demişti en baştan; konuşmuştuk da ama ikna edemedim. O dönem genelde tiyatrocular Yeşilçam’a biraz dudak bükerek bakarlardı. Yani işte Amerikan sineması, Fransız sineması, İsveç sineması filan gibi örnekler varken, “Türk filmi ne ya, yerli film rezalet” diyerek küçümserlerdi. Metin belki o nedenle belki değil “Ben istemiyorum” dedi ilkin. Ben bu yüzden birkaç filmi tek başıma, Metin’siz çektim. Bunların arasında “Denemedir” diyerek, çok ince eleyip sık dokumadığım filmler de var. Yani çok iyi filmler değildiler belki yine de yaptığım her şeyin altına imza atarım. 

Kamera alışkanlığını da öyle kazandınız ama… 
- Evet tabii. Ben daha ilk filmi çekerken; düşün yani, o ilk büyük heyecanı, ilk mutluluğu yaşarken fark ettim ki oyunculukta fazla gözüm yok. İşin mutfağındayım; senaryodayım, yönetmenlikteyim. Ama bir defa oyuncu olarak başladın mı, ağzınla kuş tutsan öyle kalıyor; diğer taraflar hep ihanete uğruyor. Ona rağmen taktım kafaya, rejisör olacaktım. Her işi yaptım orada.

Ne gördünüz onda?
- En başta zekâ… Aslında Atıf Yılmaz’da da, Osman Seden de de, Memduh Ün’de de bunu gördüm. “Önemlidir” dediğimiz tüm yönetmenler zekiydi. Aptal birinin tesadüfen de olsa iyi bir yönetmen olduğunu hiç görmedim. Oyuncular aptal olabilir. Yönetmen çok akıllıysa, tiyatroda değil belki ama sinemada oynatabilir onları. Ben oynattım (gülüyor).

Esas mesele dar imkânları zekice kullanmaktı sanırım.
- Çektiğimiz şartları düşün. Ne ışık ne kamera ne diğer alet edevat. Sıfır. Dökülüyor. Ben İngilizce bildiğim için yabancılar geldiği zaman ülkeye, benim setime getirirlerdi. Galata Kulesi’nde bir film çekiyordum bir gün; bir mücevher soygunu filmi. Kule çevresindeki o eski, yüksek apartmanlardan birinin terasındayız. Metin (Akpınar) bir tele bağlı, o telden kendini çekerek kuleye gidiyor. Işıkları kurduk, havayı yarattık ama o zamanki şaryoları çıkaramadık oraya. 

Neden?
- Merdivenler müsait değildi. Ben de eski bir halı buldurdum evlerden birinden. Koyduk halıyı yere, kameraman, elinde kamera arka üstü yattı. Biz de halıyı çekiyoruz. Birden kapı açıldı, Amerikalılar girdi içeri. Şaşkınlıkla bakıyorlar. Ben hiç gocunmadım, utanmadım. “Film çekmek bir kreasyondur; o kreasyonda siz elinizden geleni yapın; mükemmel bir teknolojiniz olmasa bile sonuç alabilirsiniz.” İçlerinden biri filmi bulmuş seyretmiş; ABD’den bana bir tebrik mektubu gönderdi. Gene başka bir sete yine Amerikalılar geldi, “Provalı mı çekiyorsunuz” dediler. Çünkü ışıklarımız ancak prova çekerken idare edebilecek kadardı. Halbuki biz onunla film çekiyorduk ve iyi kötü bir teknik yakalamıştık.

Bugün ne durumdayız? 
- Avrupa’yı yakaladık. ABD tabii daha önde teknik olarak ama çok az farkla. Yatırım lazım, yatırım. Ne bileyim Şahan Gökbakar denilen çocuk büyük para kazanıyor. Cem Yılmaz da öyle. Biraz yatırım yapsalar ABD tekniğini yakalarlar. Ama nedense parayı alıp ceplerine koymak daha hoşlarına gidiyor. 

Peki filmleri beğeniyor musunuz? 
- 70 yaşını geçtiğiniz, arkanızda da bir birikim bıraktığınız zaman, bu işi yıllardır yapan insan olarak biraz konuşma hakkına sahip oluyorsunuz. Kendiniz için konuşmuyorsunuz artık;  ben birilerine yardımcı olmak için söylüyorum sadece. Bir örnek vereceğim ama yine mutlu olmayacaklar. 

Nedir?
- Yabancı Oscar’ı diye bir olay var. ABD denen ‘ulu ülke’ ne kadar alicenap olduğunu göstermek için bazı ülkelere bu ödülü vermek ister! Kalkıp İtalya’ya, Fransa’ya verdiğinde kimsenin umurunda olmuyor ama Türkiye’ye, Malezya’ya Yunanistan’a, Güney Amerika ülkelerine verince bir şey yapmış oluyor. Biz bunu alamıyoruz, dikkat edersen. Çünkü ukâla, kendini ispatlama zavallığına düşmüş filmler çekiyoruz. Çok iyi teknik, çok doğru yönetmenlik ama senaryolar hep zoraki…  İtalyanlar kaç defa aldılar bunu. Filmlerine bak, ‘Postacı’ sıcacık bir film. Ukâlalık var mı hiç? ‘Cinema Paradiso’ mesela, dünyanın en neşeli ama en iç burkan filmi. Bizim filmler gibi. ‘Hayat Güzeldir’ de öyle.

‘Akdeniz’le de almışlardı. 
- Evet, pırıl pırıl filmler… Biz de alacağız bu Oscar’ı. Sebebi ne olursa olsun verecekler. Ama doğru dürüst bir şey yaparsak. Ben bir sohbette “En yakın Cem Yılmaz” dedim, o beni ciddiye almadı.Tamam artık; bir daha konuşmam ama söylemek istediğimi anlamıyorlar. 

Ne çekmelerini öneriyorsunuz?
- Bu ülkede o kadar güzel malzeme var ki...  Git herhangi bir kıyı kasabasına, karşı taraftan biriyle bizden birinin aşkını işle. Ben Kıbrıslıyım. Bir film çekecektim, çok istememe rağmen olmadı. Ada’da Maraş diye bir bölge var biliyorsunuz;  kapalı bölge, binalar yıkılıyor, bomboş, fareler dolaşıyor. Ben bir Rum kızıyla bir Türk’ün, baskılardan bunalıp Maraş’a kaçarak, o cangılın ortasında yaşam kurmasını ve aşkını işleyen bir senaryo yazdım. Rauf Denktaş’la da paylaşmıştım; çok hoşuna gitti; “Yalnız karşı tarafla da konuşmak lazım” dedi. Derken  olmadı işte, öyle kaldı. 

Çekmeyecek misiniz? 
Bugün de mümkün. Çekmek lazım. 

JAPONLAR BİLE BİZE GÜLÜYOR

29236433.jpg

Herkes yıllardır size gülüyor; siz kime gülüyorsunuz?
- Ben çok dalağı düşük bir adamım. Herkese gülerim. Şimdilerde Cem’e gülüyorum daha çok. Bir dönem, hele de Devekuşu’nda sadece Metin’e gülerdim. Cumhuriyet döneminin en büyük oyuncularındandır Metin. 

Devekuşu Kabare neden bu kadar başarılı oldu?
- Deneme arzusundan. Metinle ikimiz tiyatrodaki çalışmalarıızı seyirci karşısında çalışarak deneyerek yürüttük. Bir şey tutmuyorsa, her yolu deniyorduk; illaki de bulurduk. 1967’de kurduk Devekuşu’nu, 11’inci günde işi götürecek seyirci sayısına ulaşmıştı. 20 yıl gitti böyle. 

Ben de Devekuşu’ndaki o oyunların kasetlerini dinleyerek büyüdüm. 
- Öyle hikâyeler geliyor ki kulağıma… Japonya’da çalışan bir adam beni bulup anlattı mesela… Tokyo’ya 40 km mesafede bir fabrikada çalışıyormuş. Bizim kasetlerden götürmüş oraya… Motosiklete işe giderken takıyormuş kulaklığı, yol boyu dinliyormuş. “Bir gün” dedi; “Fabrikadan bir Japon arkadaşımı da götürüyordum; baktı ben kıkır kıkır gülüyorum, ‘Ne dinliyorsun’ diye sordu. Verdim kulaklığı ki dinlesin, Japonca’dan başka dil bilmez ama bir süre sonra o da gülmeye başladı.” İşte böyle oluyor; anlıyor musun? Gülmek bulaşıcıdır…

* O tarihlerde Ertem Ağabey komedi filmleri çekmiyordu. İçinde komedi unsurları olan duygusal filmler çekiyordu; biz de, yani ben, Halit Akçatepe, Münir Ağabey (Özkul) falan -pardon yani ekibe bak bu arada- ona “Bu kadar komedi oyuncusunu bir araya getiriyorsunuz, o halde komedi filmi çekin” dedik. Bir tereddüdü vardı, “Tutmayabilir” diye düşünüyordu. Muhtemelen bir iki film tutmamış üst üste; o da daha doğru bir yol  bulduğuna inanıyordu. Yani duygusal film çekiyor, kalabalık kadrolu, içinde komik öğeleri de var. 

* Hiçbirimiz akademik tahsil yapmamıştı. Hoş, o devirde kim yapmıştı ki? Ertem Ağabey’e de bunu söyledim. Bu alaylı tarafımız bence acınacak, utanılacak bir şey değildi. Teknikle, biraz bilgiyle kendimizi farklılaştırmak için çareler aramaya başladık. Kendimize bir merkez bulmamız, haftanın her günü olmasa da düzenli bir şekilde bir araya gelmemiz lazımdı. Baştan bir tuhaf oldu. Hepimizin başka işleri güçleri de vardı. Sinemada yeniydik. Ama tiyatroda çok ünlü insanlardık sonuçta. “Bunlar beni bağlamaz” diye kestirip attım. Böyle başladı. Bizim o dönem filmlerinin senaryolarının ruhuna da benzer. Sabah sekizde Ertem Ağabey’in evine gitmeye başladık. 

29236692.jpg

* Gümüşsuyu’nda Alman Konsolosluğu’nun hemen yanında içeriye giden bir sokak vardır; o sokakta bir evde oturuyordu Ertem Ağabey. Karısıyla beraber oturduğu ev değil, bir çalışma eviydi. Hafta sonları karısıyla beraberdi, hafta içinde o evde çalışırdı. Büyük bir ev de değildi ha, küçücüktü, hepimiz üst üsteydik…

* Kitaplar aldık, Türkçe olmayanları tercüme ettirdik, epey bir okula benzedi. Uğraşıp duruyorduk. Ben ona Arzu Film Okulu diyorum. 

* Münir Ağabey, Ertem Ağabey tabii başta, Tarık (Akan), Ergin Orbey, Kartal Tibet, kendisini ikna ettikten sonra Metin, Halit, sonraları da Kemal Sunal… Çok sıkı çalıştık çok. 

* Sürekli senaryo çalışması yapıyorduk. Eugene Vale diye bir adam var. Bu adamın senaryo kitapları var. Televizyon, film, tiyatro senaryoları, hepsini anlatmış. Onun sinema senaryoları kitabını tercüme ettirdik, okuyoruz. Ciddi çalışıyoruz, bir okuluz artık, devam etmeyene bozuk çalıyoruz… İyi devam edenler var, su koyverenler var tabii. 

* Tarık mesela su koyveriyordu (Gülüyor).  Büyük şöhret olduğu dönem, biraz çapkın falan… Ama genel bakımdan herkes mükemmele yakın bir devamlılık gösterdi.

* Önce filmin konusunu tartışıyorduk aramızda. Şunu bulduk biz: Her filmin bir cümlesi var… Evvela bu cümleyi ya da kısa bir paragrafı doğru koyalım. Bunun içinde filmin hikâyesi de, ne yapmak istediği de olsun. Örnek vereyim: Salak Milyoner diye bir filmimiz var. Altın aradık bulduk, evler yıkıldı üstümüze hani… İşte onun cümlesi örneğin ‘İstanbul’un taşı toprağı altındır’dı. Oradan hareket ettik. İlk cümle buydu.

* O dönem Ertem Eğilmez’le beraber çektiğimiz filmler, dönemin dünya komedisinin önde gelen filmleridir bana göre. Sinemadan ciddi olarak anlayan birçok insana göre de öyledir. Hep bizim ürünümüzdü. Beraber çalıştığımız o günlerin ürünüydü.

29236435.jpg

KEMAL SUNAL NASIL BİR GÜNDE ÜNLÜ OLDU?

 

* Metin’i ikna ettikten sonra, Eğilmez Kemal Sunal’ı da istedi. Müthişti o zamanlar da Kemal. Ertem Ağabey tabii farkına varmıştı adamın. Bizim tiyatrodaydı zaten, gittim  Kemal’e “Oğlum, film çekmeyi düşünür müsün” dedim. Tereddüt etti. Ben de dedim ki: “Biz bu tiyatroya göbeğimizden bağlıyız, bu işin sahipleriyiz, sen de dahil olmak üzere yanımızda otuz tane adam çalışıyor, bizim için tiyatro öncelikli. Yine de bir dene istersen yarın bir gün başarılı olursan ikisini de yaparsın.” Neyse aldık götürdük Kemal’i de… 

* O sıralarda bizim ‘film okulunun’ bir ürünü olmasa da yine bir film çekiyoruz. Komedi. Tarık var, ben de bir basketbol antrenörünü oynuyorum. Kemal de basketbolculardan biri oldu. O rolü kim oynasa unutulur… Ama adam kameranın karşısına bir geçti, millet yerlere attı kendini gülmekten. Kemal Sunal’ın tırmanması bir günlük iştir yani.

29236515.jpg

MAVİ BONCUK USTALIK ESERİDİR

* Biz bir ekiptik, başımızda da Ertem Eğilmez vardı. Her yerindeydi işin. Öyle bir zekâ ki… Ben bir sürü insanla çalıştım, ki aralarında çok önemli isimler vardı, Eğilmez kadar çalıştığı kişilere pay veren, her konuda kucak açan birini görmedim. Herkes biraz kendini öne çıkarır, yönetmense yönetmenliğini, oyuncuysa oyunculuğunu, sen bir iki laf edersin, dinlemez. Dinlemez nedense, istemez sevmez, belki egemenliğini paylaşmak istemez. Ertem Ağabey öyle değildi, ısrarla üstüne giderdi. 

* Bir örnek vereyim: Gene Mavi Boncuk’un bir sahnesini çekecektik. Saray Sineması vardı o zaman Beyoğlu’nda. Biz geceyarısına kadar tiyatroda oynuyoruz, sonra filme gidiyoruz. Yine gittik sinemaya, sabaha kadar bir sahne çekeceğiz. Ama Ertem Ağabey yok ortalıkta. “Nerede" dedim. Yukarıda, müdüriyette yatıyormuş. Çıktım, “Hayırdır” dedim, “Paydos et” dedi, “Ben çalışamayacağım, çok hastayım, giderek de arttı hastalığım.” “Mümkün değil efendim”, dedim. “Çekmeliyiz”. Biraz insiyatif kullanırdım, senaryoda öne çıkışım da ondandır. Filmin öyle bir tarihi vardı ki, ısrarla her gün, hiç aksatmadan çalışırsak ancak yetişecek. “Çekemem” dedi yine. “Olmaz” deyince ben, “Sen çek o zaman” dedi… O bölümü ben çektim işte. Bu hastalığından falan da değildi. Bana insiyatif vermek öne çıkarmak içindi, birçok filmde böyle anlar oldu.

29236691.jpg

 

* Mavi Boncuk’ta ekip biraz işi öğrenmiş bir ekipti artık; senaryo çalışmalarında daha yetkin, daha doğru dürüst, daha az saçmalayan bir tavırdaydık ve hikâyeyi baştan itibaren çok sevdik. Çok sağlıklı bir senaryo, sinematografi, dramaturji çalışmasıdır. Bence en iyi filmlerimizden biridir. 

* Bir dönüm noktasıdır. Selimiye’nin Mimar Sinan’ın ustalık eseri olması gibi, Mavi Boncuk da bizim ustalığımızdır. Sonra ‘Hababam’lar var ama onun kendi içinde senaryoları o kadar sağlam ki artı bir şey koymamıza gerek yoktu. Kadroyu doğru kurduğunuzda bitmiştir bu iş. Mavi Boncuk’ta ekip çok sevdi birbirini. Emel Hanım mesela o kadar uyumlu bir çalışma gösterdi ki.. Korkarsın aslında, biliyor musun? Başka bir branşta çok ünlü. Biz de ünlüyüz, baya bir starız ama Türk Sanat Müziği’nde Emel Sayın başka bir şey… Ben çoklarını gördüm, yüz vermez falan. O kadar sevecen çalıştık ki… Ben mesela halen gözlerim yaşararak izliyorum. Yeniden çıkmış galiba piyasaya. Temizlemişler de. Alacağım.. Bendeki kopya yeni, pırıl pırıl hali değil, yenisini alınca büyük bir keyifle izleyeceğim. 

* Mavi Boncuk seyrederken keyif aldığım filmlerden, çok önemserim. Salak Milyoner’den, Köyden İndim Şehire’den  bu kadar keyif almam örneğin. Seyrederken hepsi bizim bebeğimiz, her çocuk gibi kıymetlidirler ama Mavi Boncuk’un yeri başkadır.

29236438.jpg


METİN VE BEN HABABAM SINIFI’NDA NEDEN OYNAYAMADIK?

 

* O zamanki yönetmenlerin firma sahiplerinin hepsi biraz egoisttir. Ben de öyleyim. Yanında çalışanın başkasıyla çalışmasını istemezler. Osman Seden mesela büyük yönetmendi. Bir tarihlerin de büyük patronuydu. Kaç tane kadın oyuncu var; diyelim Türkân Şoray, Hülya Koçyiğit, Fatma Girik vs… Beş kişi mi var, ancak ikisini kullanabildiği halde beşine birden para verir ve tutardı. Başkası kullanmasın diye.

* Ertem Ağabey’in yanında çalışmaya başladığımızda çok net bir tavır konmasa bile anladık ki başka yerde çalışmamızı istemiyordu. Ama bize de ciddi teklifler geliyordu. Çok daha büyük paralar… Gittim konuştum, “Mahzuru var mı boş tarihlerde başka yerde çalışsam” diye. Baştan “Yok” dediyse de çok sevmedi. Bir yerden sonra da lisanı münasiple “Bu şekilde olmayacak, çalışmayalım” diye bizi kovdu.  

* O dönemler Hababam Sınıfı’nı o ekibe getirmiştim. Başkaları başka şeyler söyleyebilir çok net söylüyorum: Hababam’ı oynamayı isteyen bendim. Ama Metin ve benim Hababam’da yer almamamızın hikâyesi de budur. Tabii bu durum aramızı açmadı. Her sıkıştığımda ona telefon ettim; o da benin yönetmenliğimi her fırsatta övmüştür.

29236693.jpg


TÜRKİYE’NİN RUHU DUYGUSAL KOMEDİLERE YATKINDIR

* Esasen Ertem Ağabey’in müthiş becerisiydi o dönem çektiğimiz filmler. Ama bu noktaya gelirken onunla çok tartıştığımız da oldu. Arzu Film’in bürosundaydık bir gün. Senaryo konuşuyorduk. Bağırmaya başladım yahu. “Sizin gibi bir adam nasıl böyle düşünür, olur mu öyle şey, kuralında oynayalım” dedim. Kural, içinde duygusal öğeler olan komik film çekmektir. Duygusal film çekeceğim, kadroyu ona göre kuracağım, arada bir iki komedyen olacak onlar da komik öğeleri teşkil edecekler… Böyle olmaz. Ayır o zaman kardeşim, duygusal film çekiyorsan bırak komik öğe aramayı.

* Ertem Ağabey’e bu konuda itiraz etmek kolay değildi ama bizim ruhumuza daha yakın olan da budur: İçinde duygusal öğeler de olan komik filmler. İki filminin üst üste gişesi kötü gitmişti; o da duygusal film çekip işini garantiye almak istiyordu. Arada da hafif tırmalayıp güldürmek… O bir korkunun sonucuydu. Nitekim ilk fimlerde, güldürüyü sarsmaya başladığımız filmlerde de o endişesini sezerdim, sonra bitti ve sonuna kadar böyle gitti. 

* Hatta Arabesk’e geldiği noktada absürtü bile denemeye başladı. Kolay değildir. Ama yine saygımdan söylüyorum. O dönemdeki filmlerin büyük bir kısmı, bu benim değil bu işi bilenlerin söylediğidir, döneminin dünyadaki en iddialı filmleridir. Komedi filmleri olarak.

* Filmlerde bir iyimserlik havası vardı. Yeşilçam’da genel olarak bu vardı o zamanlar. Bir fakir kız-zengin oğlan filmi çekiyorsak biz hep fakir kızın yanındaydık, fakir kız ya da fakir oğlan hep kazanırdı. İstersen ülkenin genel iyimser, yardımsever havası da diyebilirsin bu.

 

* O dönemde de sıkıntılar vardı dertler vardı hatta ülke darbeye gidiyordu ama bugünkü gibi o cangıl hayatı,vahşi hayat yoktu. Her şeyden önce sık sık tekrarladığımız, kafamıza yazdığımız bir şey vardı: Büyüklerimize saygı gösteririz, küçüklerimizi severiz gibi bir laf… Primitif gibi geliyor ama ne kadar önemli bir laf. Saygı gösterirdik büyüklere; ben, Ertem Bey olsun diğer yönetmenler olsun ayağa kalkardım içeri girdikleri zaman. Şimdi bir sürü herif böyle masaya ayaklarını uzatmış, girdiğimiz zaman lütfedip doğrulmuyorlar bile. O saygı başka bir şeydi. Beraberinde sevgiyi, yardımlaşmayı getiriyordu. Dikkat edersen filmlerde de iyiler çok iyi, kötüler çok kötüydü. Bu belki doğru bir şey değil ama o zaman için o kadar sıcaktı ki bu, birkaç kuşak, isteyen aksini düşünsün, o filmler sayesinde bir şeyler kazandı. Hayat bilgisi kazandı.

* Ben de bazı filmleri öyle sulugöz izlerim. Mesela ‘Güle Güle’… Kendi filmimi seyrediyorum, başladım ağlamaya, düşünebiliyor musunuz? (Gülüyor). Ara oldu sinemada, üstümü başımı düzeltmeye çalıştım. Neyse sonra baktım herkes hüngür hüngür ağlıyor…

* Cennet Mahallesi diye bir Roman dizisi çektik, biliyorsunuz.  Uzun sürdü ve çok başarılı oldu ama nedense sıkıldı insanlar. Türker Bey de oyuncular da sıkıldı; noktaladık. Bir süre sonra devamını çekelim, dendi. “Yanlış” dedim ama yaptık. ‘Görgüsüzler’ diye bir diziye başladık. İlk seriyi hatırlarsınız, yoksul bir Roman mahallesi ama mutlular… Yeni dizide para geldi bunlara bir yerden, Sayısal Loto’dan falan, para kazandılar sınıf atladılar.  Mahallerini aşağılayarak terk ettiler. Üçüncü bölümdeki o ilgili senaryoyu okudum, “Üç bölüm ya gider ya gitmez” dedim. Bizim bütün gücümüz o sıkıntı içinde yaşayan insanların güzelliklerini öne çıkarmaktı. Sen şöyle bir film düşünebilir misin: Zengin kız fakir oğlan, oğlanı yerden yere vur, sürünsün, sonra da intihar etsin; zengini de pohpohla… Böyle bir film tutar mı ya, nitekim altıncı bölümde bitti.

* Halkın büyük bölümü bundan yana. Seyredip ağlarlar. Beri yandan, tuhaf bir şey de var. Bir herif duygusal film seyredip ağlar, sonra gider karısını öldürür ertesi gün. Böyle de garip bir milletiz.

29236694.jpg

BİR EŞİĞİ GEÇERSİN HERKES SANA GÜLER

Bir yerde bir sempati yaratırsan sonra sürekli dikkati çekiyorsun. Komedi oyuncularında vardır mesela, belli bir yere kadar insanları güldürmek için çok uğraşırsın, kıçından ter akıtırsın senin anlayacağın. Ama bir yerde bir engeli aşarsın, ondan sonra ne yaparsan yap gülerler, ne yaparsan yap! Bana bakarak bunu söyleyenler oldu “Ağabey biz kıçımızı yırtıyoruz, niye olmuyor” diye. “Eğitim aldık, öğretilen her şeyi doğru yaptığımızı düşünüyoruz ama siz şöyle yapıyorsunuz kafanızı gülüyorlar.” Şaşırıyorlar. Bu kadar tecrübeyi hesaba katmıyorlar… Hesabını veremediğim hiçbir işim olmadı ama. Altına imza atmayacağım hiçbir işim olmadı.

Hürriyet

Bu haber toplam 1959 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.