1. HABERLER

  2. MAGAZİN

  3. ÜNLÜ KIBRIS'LI TÜRK MODACININ SES GETİREN RÖPORTAJI
ÜNLÜ KIBRIS'LI TÜRK MODACININ SES GETİREN RÖPORTAJI

ÜNLÜ KIBRIS'LI TÜRK MODACININ SES GETİREN RÖPORTAJI

ÜNLÜ KIBRIS'LI TÜRK MODACININ SES GETİREN RÖPORTAJI

A+A-

Ünlü Kıbrıslı Türk Modacı Ayşe Arman'a Konuştu

Bu pazar böyle. Başka bir kafa. Başka bir ses. Başka bir renk. Kimilerine göre o bir ‘dâhi’. Gelmiş geçmiş en iyi tasarımcılardan biri. Dile kolay, İngiltere’de iki kere yılın modacısı seçildi. Ne var ki, o modacıdan çok bir filozof. Bir fikir adamı, bir sanatçı. Hep tanışmak istemiştim. E ben de işimi kötü emellerime alet ediyorum. Röportaj ayağına, tanımak istediğim insanların hayatlarına dalıyorum. Hüseyin Çağlayan İstanbul’a gelmişti, Pera Palas’ta buluştuk...

3(72).jpg

Hepimiz, senin gelmiş geçmiş en büyük tasarımcılardan, hatta sanatçılardan biri olduğunu biliyoruz. Seninki, modanın sınırlarını aşan bir şey. Heykeltıraşsın, ressamsın, koreografsın. Benim için daha çok filozofsun, fikir adamısın. İngiltere’de iki kere yılın modacısı seçildin. TIME, seni dünyanın en önemli 100 modacısından biri ilan etti. New York Times’ta, Wall Street Journal’da defalarca

haber oldun. ‘Dâhi’ olarak anılıyorsun. Hadi bize anlat, sen nasıl ‘bu adam’ oldun?


-En başa dönüyoruz yani! Kıbrıslıyım. Ve çocukluğuma çok bağlıyım. Ben

hepimizin yetişkin gibi davranan çocuklar olduğumuza inanıyorum. Yani aslında hep aynı yaşta kalıyoruz da, büyümüş numarası çekiyoruz. Benimki de o hesap. Kişiliğimi belirleyen en önemli şeylerden biri bu, diğeri de ‘adalı olmak’... 

Çocuk kalmayı anladım da, ‘adalı olmak’ neden bu kadar önemli?

-Kıbrıs, izole bir yerdi. Ve benim canım sıkılırdı. Dünyanın en değerli şeyidir can

sıkıntısı.

Neden?

-Çünkü can sıkıntısından kurtulmak için kendine bir dünya yaratmak zorunda

kalırsın. Bütün çocukluğum böyle geçti. Bu da beni, Hüseyin Çağlayan yaptı. Ben

hâlâ oradayım, çocukluğumda ve kendi dünyamı yaratıyorum. Hem gerçekçiyim

hem de fevkalade hayalci. İkisi arasında bir yerdeyim. Kendi yarattığım dünyayla,

gerçek dünya arasında bir uyum sağlamaya çalışıyorum. Ama hayat zor geliyor

aslında bana.

Hep mi böyleydi?

-Evet, çünkü iki kültür arasında kalarak büyüdüm. Annemle babam ben çok

küçükken boşanıyor. Kardeşim filan da yok. İyi eğitim almamı istedikleri için beni

İngiltere’ye yatılı okula gönderiyorlar. Bugün fark ediyorum ki, köksüz kalmışım

ben. Hiçbir yere ait değilim. Ama tuhaftır, İstanbul’a gelince, bir muhabbet ve

sevgi çemberi oluşuyor ve kendimi sanki biraz köklerim varmış gibi hissediyorum.

İngiltere’ye dönünce tekrar bir şok, köksüzlük ve yalnızlık...

Peki Kıbrıs’a gidince...

-(Gülüyor) Kökün köküne gidiyorum! Gerçi artık Kıbrıs’ın kendisi değil, sadece

ailemin orada olması ilgimi çekiyor. Annem, teyzem, kuzenlerim orada,

babaannem de hayatta. Nisan’da 90’ıncı doğum gününü kutladık...

1(138).jpg

Nasıl bir aile?

-İlginç ve renkli. Anne tarafı tüccar. İşi dede kuruyor, dayılarım büyütüyor. Kendi

çaplarında Kıbrıs’ta imparatorluk gibi bir şey oldular. Teyzemlerse, Girne Amerikan

Üniversitesi’nin sahipleri. Annem de o üniversitede çalışıyor. Ailede herkes dil

öğrenmeyi seven, meraklı tipler. Hepsinde de bir yaratıcılık var. Baba tarafıma

gelince, Lefkoşa’da Çağlayan bölgesi var, dedemin soy isminden esinlenerek

koyuyorlar. Orada, muhteşem bir yer işletiyordu dedem. Zamanının çok

ilerisindeydi. Dans vardı, casino vardı. Eski Rum milletvekillerinin gittiği çok lüks

bir yer. Evet ailem, kesinlikle ilginç insanlardan oluşuyor ama ben tam ailemin

mahsulü olduğumu düşünmüyorum.

Neden?

-Çünkü kendi başıma büyüdüm. 1.5 yaşından 5 yaşına kadar İngiltere’deydim.

Sonra annemle babam ayrıldı, geri döndük Kıbrıs’a, 8 yaşında tekrar gittim, 12-16

arası tekrar... Hep uzaktım. Bu kadar erken kopunca ailenden, bağımsız bir ruh

oluyorsun.

Anne-baba ayrılığı, seni ne kadar etkiledi?

-Çok. Özellikle annemden ayrı olmak. O kadar büyük bir acı ve özlemdi ki. Hâlâ

ayrılmaktan nefret ederim. Ama tabii onlara göre şahane bir şey yaptılar. Daha iyi

bir eğitim almamı sağladılar. Anneme çok bağlı bir çocuktum. Onunla çok

gülerdik. Annemin kuzusuydum ben. Ondan ve Kıbrıs’tan ayrılmak büyük bir

travmaydı. Gerçi bu özlem duygusundan yarattığım bir şey de oldu. Bir ‘air-mail

dress’im var. Sevdiğin insana postalayabileceğin bir elbise. Kâğıttan yapılmış bir

şey ama yırtılmayan kâğıt. Onu alıyorsun, istersen üzerine parfümünü sıkıyorsun,

boyuyorsun ya da öpüyorsun, ne istersen. Sonra da katlayıp sevdiğin insana

gönderiyorsun.

Güzelmiş!

-Ben yaptığım işleri biraz ‘terapi’ olarak görüyorum. Bence çoğumuz için geçerli

bu. Kafamdaki meseleleri, duygularımı, çözemediğim şeyleri yaptığım, ürettiğim

işlere yansıtıyorum. Onları işledikçe rahatlıyorum. Mesela benim kadınlarla ilgili iş

yapmam da bu yüzden. ‘Kuvvetli kadın’ fikri hoşuma gidiyor. Çünkü etrafımdaki

bütün kadınlar öyleydi.

Şu anda kendini bir yere ait hissediyor musun?

-Londralı hissediyorum. Ama şöyle: Beynim Londra’daysa, kalbim İstanbul’da. Biat etmeye o kadar yatkınız ki.Eğitimli eğitimsiz hemen birilerine inanasımız var.Tembellik ve kolay mutluluğu arama

yüzünden...  İkiye ayrılıyormuşum gibi. İstanbul’daki gibi bir muhabbet Londra’da yok. Ama

orada da, kültürel hayat çok iyi. Ve tabii çok tahammüllü bir toplum. Londra’da

farklılıkları kabul eden, hatta kutsayan bir kültür var. Mesela İstanbul’da yaşayan

bir İngiliz’e kesinlikle ‘yılın modacısı’ ödülünü vermezler. Bana iki kere verdiler,

Londra’da yaşayan bir Türk’e. Orada mesela kriket takımının kaptanı -ki inanılmaz

İngiliz bir oyundur kriket- Naser Hüseyin gibi bir Müslüman olabiliyor...

Hürriyet

Bu haber toplam 669 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.