1. HABERLER

  2. YAŞAM

  3. ''Ruh'' Kavramının Bilimsel Terminoloji ve Sinirbilim Çerçevesindeki Analizi...
''Ruh'' Kavramının Bilimsel Terminoloji ve Sinirbilim Çerçevesindeki Analizi...

''Ruh'' Kavramının Bilimsel Terminoloji ve Sinirbilim Çerçevesindeki Analizi...

Bugüne kadar en sık sorulan sorulardan biri, bilimde "ruh" diye bir kavram bulunup bulunmadığı...

A+A-

Bugüne kadar bize en sık sorulan sorulardan biri, bilimde "ruh" diye bir kavram bulunup bulunmadığı. Evrim Ağacı olarak bu tür bilimle alakası olmayan terminolojide varsayılan konumumuz "Bir iddianın geçerliliği bilimsel olarak ispatlanana kadar; söz konusu iddia geçersizdir." olsa da, sinirbilimle yakından ilgili (ve hatta üzerinde çeşitli konularda akademik araştırmalar yapan) insanlardan oluşan bir ekip olarak, sanıyoruz bazı temel noktalarda bazı açıklamalar yapmamız gerekiyor. Bu nedenle genel çerçevede bilimin ruh konusuna bakışını ele alan bu yazıyı kaleme almak istedik. Tabii konu içerisinde kaçınılmaz olarak felsefeye de değinmek zorunda kaldık. Umuyoruz ki okurlarımızın konu hakkındaki terminolojiyi biraz daha iyi anlaması ve sinirbilim başta olmak üzere bu konuyu ele alan bilim dallarının söz konusu kavrama modern yaklaşımını anlayabilmesini ve daha geniş bir perspektiften bakabilmesini sağlayabiliriz.

Bilimde Ruh Kavramı ve Genel Felsefi Perspektif

 
İlk olarak şunu net ve kesin bir biçimde, altını çizerek ve kalın harflerle belirtelim: Klasik anlamıyla insanı 'insan' yapan, onu diğer canlılardan ayıran, bize bilincimizi kazandıran, fiziksel olmayan, maddelerin üzerinde olan, ölümden sonra da dahil olmak üzere sonsuza kadar var olacak olan "ruh" olgusunun bilimsel perspektifte (bakış açısında) hiçbir geçerliliği, gerekliliği ve işlevi yoktur.

Bunun sebebi, günümüzde bu anlamıyla ruhun varlığına dair hiçbir bilimsel kanıtın bulunmayışıdır. Hemen akla gelecek olan şudur: "Eğer ki ruh yapısı gereği fiziksel değilse, doğaüstüyse, nasıl olur da bilimsel kanıt aranabilir ki?" İşte bu nedenle yazımızın başında belirttik: eğer ki böyle düşünüyorsanız, zaten otomatik olarak bilimsel arenanın sınırlarından çıkmışsınız demektir. Bu konuda Evrim Ağacı'nın sizin için yapabileceği ek bir açıklama bulunmamaktadır. Eğer ki doğada bir şeylerin "bilimle araştırılıp keşfedilemez" olduğunu düşünüyorsanız, tartışacak fazla bir şeyimiz bulunmamaktadır. Çünkü İlkelerimiz'de de belirttiğimiz gibi, Evrim Ağacı'nın yine "varsayılan konumu", Evren sınırları dahilinde (ve muhtemelen ötesinde) bir şey "gerçek" olarak varsa, bilimle (ve muhtemelen sadece bilimle) ona ulaşabileceğimizdir.

Ama eğer ki "ruh" denen olgunun fiziksel olarak araştırılabilir, anlaşılabilir olduğunu düşünüyorsanız ve buna rağmen varlıklara "bilinci kazandıran olgu" olduğuna inanıyorsanız, devam edelim:

Bu noktada kritik olan, "ruh" denen şeyin ne olduğunu tam olarak tanımlamaktır. Çünkü işin içerisinde şahsi ve örgütlü felsefi akımlar girmeye başladığında, sözcüğün tanımı da bir o yana, bir bu yana çekiştirilerek çok farklı anlamlara gelebilmektedir. Örneğin bazı felsefi akımlarda ruh "sinir sisteminin faaliyetleri sonucu oluşan algı"yla neredeyse eş anlamlıdır - ki bu nedenle, bilimin görüşüyle neredeyse birebir aynıdır. Sadece bu akımlara mensup olan filozoflar, bu olguyu tanımlamak için antik bir sözcük olan "ruh"u seçmektedir ve bu bazı sıkıntılar yaratmaktadır (yani sorun terminolojiktir). Ancak geriye kalan birçok felsefi akımda, "ruh" kavramı doğaüstü, "insana bahşedilmiş", bilim-ötesi ve üzeri bir olguya işaret eder - ki bilimin bu akımlarla sıkıntısı da bu noktada başlamaktadır. Dediğimiz gibi, her ne kadar böyle bir konuda yapabileceğimiz ek bir açıklama bulunmuyor olsa da, felsefe dahilinde bu "ruh" kavramı öylesine ustaca seçilmiş sözcüklerle nitelendirilebilmektedir ki, metafiziksel bir olgu bile sanki bilimsel olarak araştırılabilirmiş ve ona dair kanıtlar varmış gibi lanse edilebilmektedir. Bu, bilimin karşısındaki en büyük ve sorunlu düşmanlardan birisidir; bu nedenle konunun bilimsel olarak ele alınması gerekmektedir.

Sinirbilimde ve felsefede "zihin vs. beden" (zihin-beden ayrımı) çok uzun süredir tartışılan ve halen nihai karara varılamamış olan bir tartışmadır. Zihin bedenle bir bütün müdür, yoksa zihin bedenin ötesinde olan bir varlık mıdır? Bilincimiz maddesel midir, madde-üstü müdür? Bilinç somut kanıtlarla temellendirilebilir ve araştırılabilir mi, yoksa bilimin sınırlarının ötesinde midir? Aslında bilgimizin yetersiz olduğu birçok konuda, tarih boyunca bilime karşı bu argümanların sesi yükselmiştir. Her ne konu "anlaşılması güç bir konu" ise, bilimin onu anlayamayacağı, somut temellere indirgeyemeyeceği, insanların algısının ötesinde olduğu ileri sürülmüş, adeta bilimsel araştırmanın önüne ket vurulmuştur. Bu, her zaman "bilim karşıtı gericiler" tarafından yapılmamış, kimi zaman kafası karışmış, modern bilimin hızla akıp giden verilerini takip edemeyen, etmekte güçlük çeken filozoflar tarafından da gerek istemli, gerek istemsiz olarak yapılmıştır. Aslında bu çok normaldir, çünkü kimi zaman bilimin en "ıncık cıncık" denebilecek detay konularında akademik araştırmalar yürüten bilim insanları bile, aşırı hızlı bilgi birikimi ve akışını takip edemez, kendilerini güncelleyemezler. Kaldı ki, konuda bilimsel geçmişi olmayan ancak derin ilgi duyan birçok insanın bu kadar hızlı bilgi akışını takip edip, anlayıp, değerlendirebilmesi mümkün olsun...
İşte tam olarak bu nedenle bilimde, iddialarımızı şahsi inanç ve felsefelerden ayıklayıcı bazı mekanizmalar bulunur. Çünkü ortadaki bir veriyi herkes istediğine çekebilir, istediği gibi yorumlayabilir, istediği hayat görüşüne esnetebilir. Burada soru şu olmalıdır: İyi ama, gerçek hangisi? İşte "ruh" konusunda da, diğer bilim-dışı olan veya oldurulan tartışma konularında da, bilimin ilgisini çeken soru budur. Okkam'ın Usturası, ispat yükü ve boş hipotez gibi bazı felsefi ve bilimsel metotlar, itinayla şahsi görüşleri, temelsiz varsayımları, ispatlanamamış argümanları bilime alet edilen konulardan kesip atar, elemeye çalışır.

Bunu "ruh" konusuna uygulayacak olursak, gelinen nokta şu olacaktır: İspat yükü, iddia sahibinin omuzlarındadır. Bilimin en klasik kurallarından birisidir. Eğer ki varlığına dair iz bulunmayan bir konuda, varlık iddiasında bulunuluyorsa, bu iddiayı ileri süren kişi, grup ve organizasyonlar iddialarını deneysel, tekrar edilebilir, test edilebilir, gözlenebilir veya çıkarsanabilir şekilde ortaya koymak ve ispatlamak zorundadırlar. Eğer ki "Bu konu bilimin sınırlarını aşar; öyle deneyle meneyle ruh aranmaz." deniyorsa, zaten bilimin gözlerinde değerli ve geçerli olan bir argüman geliştirilmiyor demektir. Bu durumda o iddiaya inanmak, o iddianın geçerliliğini kabul etmek, kişi ile kendi inanç/felsefe sistemi arasında olan bir şeydir. Diğer insanları bağlamaz, genel geçer olarak genellenemez, gerçek kabul edilemez. Kişi "Var." diyorsa vardır; "Yok." diyorsa yoktur. Ancak ikisinin de bilimsel realizm ve genel geçer "gerçekler" açısından en ufak bir değeri yoktur.


Sinirbilim ve Ruh Kavramı

Ruhun bilimsel olarak araştırılabilir olduğu varsayımı üzerinden yola devam edecek olursak, sinirbilimin son birkaç on yıldır ortaya koyduğu bulgular açıktır: canlılarda "beden" ve "ruh" diye bir ayrım olduğuna dair en ufak bir iz bulunmamaktadır. Tam tersine, yapılan her bir sinirbilim çalışması; bilinç, algı, düşünce, farkındalık, öz-farkındalık, vb. kavramları daha somut, daha maddeye indirgenmiş, daha net araştırılabilir kılmaktadır.

Sinirbilimde yaptığımız araştırmalar, daha önceden "nereden kaynaklandığı bilinemediği için" ruh diye bir "yer doldurucu, joker kavram"a atanan olguları, sinir hücrelerine ve elektrokimyasal etkileşimlere indirgemeyi başarmıştır. Elbette henüz alınacak çok fazla yol var; buna şüphe yok. Ancak özellikle "ablasyon" adını verdiğimiz, çeşitli sinir bölgelerini susturmaya veya ameliyat yoluyla çıkarmaya yönelik araştırmalar, bilincimizi, algımızı, bizi "biz" yapan sinir yolaklarını net bir şekilde ortaya koyabilmemizi sağlamıştır. Nörobiyolojinin bulguları sayesinde, tüm bu "üst düzey fonksiyonların" nedeninin aşırı karmaşık bir şekilde bağlanmış sinir ağlarının bir ürünü, kaçınılmaz bir sonucu olduğunu anlıyoruz. Bu verilerden yola çıkarak, sadece canlılığın bilincini açıklayabilecek bir Bilinç Teorisi geliştirmeye çabalamakla kalmıyoruz; aynı zamanda buradan öğrendiklerimizi yapay sistemlere (yapay zeka, yapay nöral ağlar gibi sistemlere) uygulayarak gayet somut sonuçlar elde edebiliyoruz. Beynin farklı kısımlarını parça parça modelleyip simüle ettiğimizde veya robotlara kazandırdığımızda, o beyin bölgesinin işlevini birebir olacak şekilde model organizma ve sistemlere kazandırabiliyoruz. Dolayısıyla yapılan her bir araştırma, beynin farklı bölgeleri arasındaki sinerjinin bilinci, algıyı, düşünceyi doğurduğunu doğruluyor gibi gözükmektedir.

Tabii ki bu konuda birçok "karşıt görüş" de bulunmaktadır; buna da şüphe yok. Her bilimsel gelişme, kaçınılmaz olarak karşıt görüşleri doğurmaktadır. Bu görüşlerin bir kısmını destekleyecek bazı bilimsel veriler de bulunmaktadır, bu da doğrudur. Ancak eğer ki devasa bir makale ve veri yığını bir şeyi desteklerken, çok az sayıda bir diğer veri grubu buna karşı olma ihtimali olan bazı veriler sunuyorsa, dev yığından vazgeçip de azınlık araştırmaları gerçek kabul edemeyiz. Bu durumda ne yapılmalıdır? İlk olarak, o azınlıktaki araştırmaların geçerliliği tekrar tekrar incelenmeli ve gerçekten herhangi somut bir yanlışlamada bulunup bulunmadığı doğrulanmalıdır. Ondan sonra, eldeki teoriye bu karşıt verilerin nasıl etki ettiği analiz edilmeli ve teorinin sıkıntılı noktaları tespit edilmelidir. Bundan sonra da yeni araştırmalarla o boşluklar ve sıkıntılar doldurulmalıdır. Genel olarak akademik literatüre bakacak olursak, zihnin bedenle bir bütün olduğu, zihne dair bütün özelliklerin nörobiyokimyasal etkileşimlerin ve "beyin" adını verdiğimiz karmaşık sinir ağının kaçınılmaz bir ürünü olduğunu ileri süren teoriyi terk etmemiz için herhangi bir sebep bulunmamaktadır. Emekleme dönemlerini yeni yeni aşan bu teori, elbette eksiklerinden arındıkça güçlenecek ve bize nasıl "biz" olduğumuzu sinirbilim perspektifinden anlatmayı başaracaktır. Fakat evrimsel biyoloji, nörobiyoloji, uygulamalı bilimler (yapay zeka gibi) alanlarından gelen veriler, sistemin mekanikliğini ve nöron seviyesine bağlılığını açık bir şekilde göstermektedir. Ruh denen kavramın beynimizin ta kendisi olduğuna dair ezici çoğunlukta veri bulmak mümkündür.
Ruhun Bilimde Yeri Var Mı?

Peki tüm bu çerçevede "ruh"un yeri nedir? Örneğin "Psikoloji" isimli bilim dalının Türkçe adı halen "Ruhbilim" olarak geçmektedir. "Psike" gibi terimler, halen bilimde kullanılmaktadır. Bu durumda bilim insanları "ruh hali" gibi terimler kullanırken, beynimizin ötesinde, madde-üstü bir kavramı mı ifade etmektedirler?

Tarihsel olarak baktığımızda "ruh" sözcüğü ve ona atanan tüm "görev ve işlevler"in, insanların sinir sisteminin çalışma prensiplerine, çevreden gelen uyarılara verdiği tepkilere ve sinir hastalıklarına anlam verememesinden doğan bir "bilim-dışı boşluk doldurucu" olduğunu görmekteyiz. Ruh; sinir sisteminin, beynin ve bunların etkileşimli tepkilerinin anlaşılamadığı durumlarda kolaya kaçmak veya zihni rahatlatmak amacıyla var edilmiş bir kavram olarak görülebilir. Eğer şizofreni ya da Parkinson ya da Huntington gibi bir hastalığın semptomlarının bundan 15.000 yıl önce görüldüğünde, etraftaki insanların ne düşüneceğini hayal etmeye çalışırsanız, ne demek istediğimizi anlayabilirsiniz. Kontrolsüz kasılmalar, titremeler, nöbetler, kişilik bölünmeleri, az önce konuşulan şeyi unutmalar, vs. Bunlar çoğu zaman kaçınılmaz olarak "doğaüstü güçlerin müdahalesi" olarak değerlendirilmiştir. Peki bu güçler neye müdahale etmektedir? Bizi "biz" yapan "öz"e. O öz nedir? Antik zamanlarda yaşayan atalarımızın "kafatasımızın içerisinde 100 milyar kadar nöronu barındıran karmakarışık bir sistemin nörobiyokimyasal etkileşimlerinden doğan algılarımız" demesini beklemek abesle iştigal olacaktır. Onlar, buna "ruh" demiştir (tabii kelime olarak "ruh" demedilerse de, kavram olarak buna işaret etmişlerdir). Ruh, onlar için bir joker eleman, bir boşluk doldurucu sözcük olmuştur. Sonrasındaysa bu kavram çeşitli sözcüklerle karşılanarak günümüze kadar gelmiş, filozoflarca benimsenmiş ve kullanılmıştır. Kimi karşı çıkmıştır, kimi destekleyip dallanıp budaklandırmıştır.

Bilim dilinde "ruh" derken kastedilen, beynin faaliyetleri sonucu oluşan algıların ve davranışların tümüdür. Günümüzde zaten artık bu sözcük neredeyse tamamen bilimden çıkarılmış, bilim insanları kastetmek istedikleri şeyler için daha spesifik sözcükler belirlemiştir ("algı" gibi, "tepki" gibi, "düşünce" gibi, "duygu" gibi). Bunların hiçbirinin doğaüstü veya bilimsel olarak test edilemez olduğu iddia edilmez. Hatta her geçen gün "ruh" kavramı, onunla birlikte gelen diğer bilim-dışı kavramlardan ötürü bilimin sınırlarından daha da fazla dışlanmakta ve bilimdışı fanatizmi savunanların mensup oldukları akımları nitelemek için kullanılmaktadır. Bunun bir örneği, Evrim Kuramı'nın eş-kaşifi olan Alfred Russell Wallace'tır. İleri yaşlarında "ruhçuluk" (spiritualism) denen bir akıma kapılarak bilimden uzaklaşmış, gerçeklikle bağını koparmıştır. Charles Darwin, kendisiyle aynı sonuçlara bağımsız olarak varan bu bilim insanının entelektüel anlamda yitirilmesine içi acıyarak yanaşmış ve bu kapıldığı bilim ve gerçeklik dışı akımlardan söz ederken Wallace'a "Umarım çocuğumuzu öldürmüyorsundur." demektedir (çocuktan kastı, Evrim Teorisi'dir). Wallace, bir miktar hakkı yendiği için bugün hakkı teslim edilmesi gereken bir araştırmacı olsa da, hayata bakışı ve bilimden kopuşu açısından "hüsranla anılan" bir bilim insanı olarak da anılmaktadır.
Psikolojik Bir Savunma Mekanizması Olarak Ruh Kavramı

Sigmund Freud tarafından tanımlanan "(psikolojik) savunma mekanizmaları", insanların veya toplumların psikolojik sorunlarla baş etmek için bilinçsiz bir şekilde geliştirdikleri yöntemler olarak özetlenebilir. Freud bu konuyu evrimsel açıdan ele almadıysa da, açıklamalarında son derece güçlü (ve muhtemelen farkında olmadan değinilmiş) evrimsel izler bulmak mümkündür. En temel savunma mekanizması olarak ileri sürdüğü "baskılama", kötü veya istenmeyen bir anının derinlere gömülerek görmezden gelinmesi olarak özetlenebilir.

Savunma mekanizmaları, Freud'un "ego" diyerek tanımladığı, genel olarak "benlik" ya da "zihin" olarak bahsettiğimiz nörobiyolojik kavramı anksiyete (telaşlılık), belirsizlik, anlamsızlık gibi baş edilmesi güç duygu ve düşüncelerden korumak için geliştirilmiş "savuşturma ve koruma prensipleri" olarak düşünülebilir. İnsanlar; anlayamadıkları, açıklayamadıkları, ifade etmekte güçlük çektikleri, bağdaştıramadıkları, basit terminolojiyle izah edemedikleri olay ve olguları ya görmezden gelmeye ya da uydurma terimlerle karşılamaya meyillidirler. Bu konu genellikle sosyal kurallar ve bireyin toplumla ilişkileri çerçevesinde değerlendirilir. Zaten "ruh" gibi bilim dışı açıklamalar da, toplumun kendi içerisinde belirsizlik ve bilgisizlikten doğabilecek anksiyeteyi bastırmak, soru işaretlerine cevaplar veremese bile cevaplar uydurmak amacıyla geliştirdiği kavramlardır.

Evrimsel süreç açısından bu şekilde bir düşünce prensibinin ortaya çıkması son derece makul ve anlaşılırdır. Zira insanın da mensubu bulunduğu Memeli Hayvanlar sınıfı meraklı olmalarıyla, araştırma çabalarıyla, gizemlerin üzerine gitme becerileriyle bilinirler. Bu sayede çok geniş coğrafyalara başarıyla yayılabilmiş ve birçok noktada üst düzey avcı veya anahtar tür konumuna gelebilmişlerdir. İnsan, bilinç düzeyi en gelişmiş olan (ancak bilince sahip tek hayvan olmayan) bir canlı olarak, bunun en uç örneklerinden birisidir. Beynimizde merak ve gizemlere yönelik bir açlık olduğu gibi, bunları tatmin etmeye yönelik de kimyasal mekanizmalar bulunmaktadır. Bu nedenle bir sorunun üstesinden geldiğimizde, mutluluk ve huzur hissederiz. Bir gizemi aydınlattığımızda, tatmin olmuş hissine kapılırız. Bunlar rastgele olan şeyler değildir, beynimizin temel çalışma prensiplerinden birisidir.

Bu çalışma prensiplerinden doğan "joker kavramlar" listesi oldukça uzatılabilir. İnsanlık bu kavramları ürettikçe, bilim bu kavramların üzerine gitmiştir. Böylece, o kavramların doğmasına neden olan, tam olarak anlaşılamayan olay ve olgular bilim ve mantık çerçevesinde açıklanmıştır ve açıklanmaktadır. Buna bağlı olarak, o kavramlara da artık ihtiyaç kalmamıştır veya giderek azalmaktadır. Bu sebeple belirsizlikten doğan bir kavram olarak "ruh"un bilimde artık yeri olmadığını söyleyebiliriz.


Bilimde Algılar, Zeka, Bilinç, Farkındalık Nasıl Açıklanıyor?

Bu konuya tek bir makale dahilinde cevap vermemiz imkansız. Çünkü inanılmaz geniş bir bilim sahasından söz ediyoruz. Bunları bırakın bir veya bikaç makaleye sığdırmayı, koskoca bir siteye tek başına sığdırmak bile çok zor. Evrim Ağacı olarak, bu konuda daha fazla bilgi alınmasını sağlamak için, Sinirbilim yazı dizimizi sürekli olarak güncelleyip geliştirmeye çalışıyoruz. Bu dizimizin en uzun dizilerimizden biri olması, konunun ne kadar derin ve kapsamlı olduğunu anlamanıza yarayacaktır. Yine de, bu dizimizi okuyarak bazı çok temel kavramları ve işleyişleri algılayabileceğinizi düşünüyoruz.

Ayrıca kaynaklar listesinde okuyabileceğiniz bazı akademik ve popüler makaleler sunuyoruz. Ne yazık ki bu makaleler İngilizce... Yine de, İngilizce bilen okurlarımız için faydalı olacağını umuyoruz. Zaten yeri geldikçe bu makalelerden bilgileri Sinirbilim yazı dizimiz dahilinde ve haricinde (foto-bilgi olarak) işleyeceğiz.

Çok kısa bir özet olarak, bilimdeki genel gidişatın sinirbilim çevresinde dönen her türlü metafizik kavramdan hızla arındırıldığı yönünde olduğunu söyleyebiliriz. Bugüne kadar "Somut bir şekilde açıklanamaz; mutlaka madde-üstü bir parçası olmalı." denen her ne varsa, bilimsel perspektifte başarıyla açıklanabilmiştir veya en azından ileride somut ve maddeci bir şekilde açıklanabileceğine dair çok güçlü veriler elde edilebilmiştir. Ülkemizin en önemli sinirbilimcilerinden Prof. Dr. Sirel Karakaş'ın ODTÜ'de 1. Sinirbilim Günleri'nde yaptığı konuşmada, sinirbilimin çok yakında bir paradigma değişiminden geçeceği belirtilmişti. Bu değişim, sinirbilimi çok daha anlaşılır, çok daha bütüncül, çok daha açıklayıcı bir Bilinç Teorisi'nin doğmasıyla başlayacağı ileri sürülmüştü. Hızla biriken veriler, sinirbilimin karşısına çıkan her türlü metafizik açıklamayı ezip geçebilecek kadar güçlü ve başarılı olduğunu göstermektedir. Bu konulardan birçoğuna Sinirbilim yazı dizimizde değindik ve değiniyoruz.
"Ruh" tanımı, bu kavramın savunucuları tarafından doğru düzgün yapılmadığı için, bilimsel olarak bu iddiaları araştırmak da çok güç olmaktadır. Bu nedenle yazımızın başında farklı felsefi görüşlere bağlı olarak bu kavramın ne kadar değişken olabileceğinden söz etmiştik. Ancak mantıksal bir yaklaşım yapılacak olursa, ruh kavramı özellikle beyin araştırmalarıyla incelenebilir. Bu nedenle bilim insanları bugüne kadar fonksiyonel (işlevsel) nörogörüntüleme tekniklerini kullanmışlardır. Bu yöntem dahilinde beyin çeşitli durumlar altında incelenir ve bazı iddialar test edilir. Örneğin düşünce sırasında beyinde neler olduğu takip edilmeye çalışılır ve bu sürecin basamakları somut bir şekilde incelenir. Bugüne kadar hiçbir zihinsel fonksiyonun fiziksel, somut, maddeci bir altyapıyla ilişkilendirilemediği olmamıştır! Bir diğer deyişle, bildiğimiz bütün beyin fonksiyonlarının sinirsel, dolayısıyla fiziksel, somut ve maddeci bir altyapısı bulunmaktadır.

Bu bulgulara karşıt olanların en temel argümanı, zihinle ilgili tüm faaliyetlerin nörolojik altyapısının olmasının, metafiziksel bir ruh kavramını dışlamıyor olduğu yönündedir. Yani nörolojik faaliyet zihin için gerekli olabilir; ancak bunun üzerine belki de "ruh" isimli bir metafizik kavramın varlığı da gerekmektedir. Bu yaklaşım çok fazla seviyede hatalıdır: ilk olarak bu iddia, en temel fizik yasalarıyla çelişmektedir. Zira iddianın özünde, metafiziksel bir olgunun fizikle etkileşebildiği ve onun çalışmasına etki ettiği ileri sürülmektedir. Bugün yaptığımız en uç düzeyde ve hassaslıktaki deneylerde bile, fizik dışı herhangi bir olgunun fiziksel yapılara etki ettiğini görmedik. Zaten böyle bir etkiyi görmeyi de bekleyemeyiz; zira bu, Lawrance Krauss'un da izah ettiği gibi, Enerji ve Kütlenin Korunumu gibi en temel fizik yasalarının yanısıra, Kuantum Alan Teorisi'nin özüyle çelişirdi. İddianın daha sıkıntılı bir sorunu, ispat yükünü hiçe sayıyor olmasıdır. Böyle bir "ek varlığa" ihtiyacımız olduğu iddiası, varsayılan boş hipotez iddiasına aykırıdır. Eğer ki bu aykırı iddia ispatlanmıyorsa, geçerli olduğunu kabul etmemiz için hiçbir neden yoktur. Dolayısıyla hatalıdır (veya öyle varsayılmalıdır). Eğer inşa ettiğimiz teoriler içerisine ispatlanmamış, fantezi ve hayal dünyamıza dahil kavramları rastgele ekleyecek olursak, teoriler içinden çıkılmaz bir hal alacak ve nihayetinde bilim sınırlarının ötesine taşacaktır. Bilim bu şekilde yapılamaz, ilerleyemez.

Zaten beynin fonksiyonları üzerinde yapılan deneyler, "ruh" gibi ikincil bir kavramın gereksizliğini tekrar tekrar göstermektedir. Birçok üst düzey zihin fonksiyonunun, birden fazla beyin bölgesinin ortaklaşa çalışmasının bir ürünü olduğu ispatlanmıştır. Bu beyin bölgelerinin veya sinir düğümlerinin alınması, işlevsiz hale getirilmesi, faaliyetlerinin durdurulması halinde üst düzey fonksiyon da oluşturulamamakta ve aksamaktadır. Tam tersi bir şekilde, bu parçalar arasındaki faaliyetleri arttırıcı manipülasyonlar yapıldığında, üst düzey fonksiyon da şiddetlenmekte ve değişmektedir. Bu durumda beynimizin yapısal olarak çok basit; işlev ve karşılıklı bağlılık (interkonektivite) bakımından aşırı karmaşık, ileri düzey bir makinadan fazla olduğunu iddia etmek için herhangi bir neden yoktur. Makinanın düğmeleriyle oynadığınızda sonuç değişmektedir. Tıpkı bilgisayarımız içerisinde yaşayan bir "metafiziksel öz" olmadığı gibi, beynimiz içerisinde de yaşayan metafiziksel bir öz bulunduğunu iddia etmemiz için yeterli, gerekli ve geçerli hiçbir neden bulunmamaktadır.


Sonuç

Uzun lafın kısası, "ruh" derken ne kastettiğiniz, işin bilim tarafında mı, yoksa felsefe tarafında mı olduğunuzu belirleyen ana faktördür. Eğer ki metafizik olan, bilimsel araştırma yöntemleriyle açıklanamayacak olan, maddeci olmayan bir "ruh" kavramından söz ediyorsanız, muhtemelen yanılıyorsunuz ve bilim neden ve nasıl yanıldığınızı size fazlasıyla gösterebilecek kadar bilimsel veriye şu anda sahip. Ancak eğer ki "sinir sistemimizin çalışmasından doğan sonuçların tamamı" için "ruh" sözcüğünü kullanıyorsanız ve bir bireyin "ruh halinin", davranışlarının, vb. özelliklerinin tamamiyle bilimsel olarak, somut ve maddeci bir şekilde açıklanabileceğini ileri sürüyorsanız, bilimsel arenada herhangi bir sorun yaşamadan fikirlerinizi aktarabileceğinizi düşünüyoruz. Zira dediğimiz gibi bu şekilde "zeka, davranış, algı" gibi sinirsel ürünlerin toplamına "ruh" deyip geçen; ancak doğaüstü veya metafizik bir olguya işaret etmeyen birçok sinirbilimci (özellikle de psikolog) şu anda bilim camiasında bulunuyor.

Özet olarak ruh kavramı, sinir sistemimiz sayesinde sahip olduğumuz bilinç, duyu, duygu, algı, zeka gibi birçok kavramın neden ve nasıllarını karşılamak için geliştirilmiş bir "joker sözcük"tür. Bilimde artık bu sözcüğe, en azından klasik "metafiziksel" tanımıyla ihtiyacımız yok. Bilim, bunun çok ötesine geçmiş ve sinirbilim gibi devasa bir saha dahilinde canlı davranışlarını didik didik araştırmaktadır. Bu araştırmaların hiçbir kısmında, en ufak miktarda bile olsa "Bunu açıklayamıyoruz; asla da açıklayamayız, dolayısıyla 'ruh' diye metafiziksel bir varlık nedeniyle olmalı." gibi bir sonuca varılmamış, böyle bir açıklamaya ihtiyaç duyulmamıştır.

Bu gidişle de asla duyulmayacaktır.

Umarız açıklayıcı olmuştur.


Evrim Ağacı

Bu haber toplam 658 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.